Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2020 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

KENDİ GERÇEĞİMİZ HAKKINDA KISA BİR MÜTALAA

Bazen gerçekler hakkında düşünüyorum. Gerçeklik algımız hakkında. Hiç unutmadığım bir felsefe sorusu var. Lise yıllarında sınava hazırladığım zamanlarda karşıma çıkan paragraf gerçeğin ne olduğunu sorguluyordu. Rüya görürken çoğu zaman bunu hissederiz. Hatta ben genellikle kötü şeyler gördüğüm için uyanınca bir müddet gördüklerimin rüya olduğunu kavramaya çalışırım. Beynim ben uyurken gördüklerimi gerçek olarak algılayıp, uykuda sayıklama, mırıldanma vs şeklinde vücudumun tepki vermesini sağlıyor. Peki neden elim, kolum, ayağım rüyada ben hareket ederken gerçekte etmiyor? Bilimsel isimleri ile izah edemem ama beyin uyku esnasında hareket etmemiz için vücuda komut vermiyor. Beyin ve vücut arasındaki bu kontak iyi işlemezse uyırgezerlik gibi bazı durumlar ortaya çıkıyor. Neyse gerçeklik meselesine döneyim. Evet gece rüya görüyorum ve o rüyanın gerçek olduğunu düşünüyorum. Bir keresinde rüyamda ağlıyordum ve uyandığımda gerçekten ağlamış olduğumu fark ettim...  Okuduğum şu...

TESADÜF DİYE Bİ'ŞEY...

Tesadüfler bizi bir araya getirirmiş...Doğru mu? Bilemem.   Hepimiz dünyada belli bir paketin içerisine doğuyoruz. Belli insanların içinde yaşamak için geliyoruz. Doğal olarak onlara, o coğrafyaya uyum sağlıyoruz. Onların inandığı şeylere inanınıp, onların düşman olduklarına düşman oluyoruz. Yemek yemeyi, mücadele etmeyi ve kazanmayı onlardan öğreniyoruz. Dünyada pek çok ülkeden pek çok şehirden pek çok insandan herhangi birini seçebileceğimiz sonsuz seçenek var. Fakat bize seçim hakkı verilmiyor. Peki şans eseri bir tesadüfün sonucu olarak mı doğduğumuz coğrafyaya geliyoruz?  Ben şöyle hayal ediyorum ; dünyaya gelme sırası uzaklarda bir yerlerde ruhlarımız arasında sırasıyla gerçekleşiyor. O an yeryüzünde iki insan çocuk yapmak için gerekli şeyi yapıyorlar ve döllenme başlıyor. Dünyaya gelecek ruhun sırası geliyor ve yavaş yavaş dünyaya iniyor. Dokuz ay sonra da gözlerini dünyaya açıyor. Basbayağı ruhumuzun içinde olduğu bedeni de biz seçmiyoruz! Coğrafyayı biz seçmiyoru...

Özgür Bir Hamam Böceği'nin Hikayesi

   Bir zamanlar özgür kız vardı hatırlar mısınız bilmem. Z kuşağının daha doğmadığı doksanlar sonunda Nil Karaibrahimgil galiba bir GSM operatörü için çekilen reklam filminde özgür kız olmuştu. Özgür kızım istediğimi taparım temalı reklam filmini yine o dönemlerin trol kültürünün en önemli temsilcisi Hamdi Alkan, reyting Hamdi programında epey tiye almıştı. Özgürüm diye evden çıkan özgür kızın başına gelmeyen kalmıyordu. Kamyoncular, benzinlikte pompacılar filan hep taciz ediyordu... İlginçtir o dönem bu trol işi sadece güldürü için yapılıyordu. Yani açıkçası toplumsal bir mesaj verme kaygısı ya da bir eleştiri arzusu yoktu o dönem. Neyse konu bu değil.  Ha bu arada bir de özgür erkek vardı. Onu da Tarkan canlandırdı. Ama özgür kız yalnız kalmasın diye öylesine yapılmış gibi bir şeydi.   Kimdi bu özgür bireyler? Ben özgürüm diye çantasını sırtına alıp her şeyi arkada bırakan ve görmedikleri yerleri görmek için uzaklara...

Sevmek ya da Sevmemek...

Sevmek ya da sevmemek... Belki de bütün mesele budur. Kim bilir?  Sevmek çok yüce bir duygu. Kutsal bir his. Ne mutlu böyle bir yeteneğimiz var. Sevebilme yeteneği. İnsan aslında hep sevebilecek bişeyler arar. Sevgisini gösterdikçe insan insanlaşır. Ve insan herşeyi sevebilir, herşeye sevgi besleyebilir. Ben mesela çiçeklerimi çok seviyorum. Her sabah suluyorum onları gözlemliyorum, bakıyorum. Çiçek yetiştirme konusunda üstün yeteneğim olduğunu sanıyor insanlar ama tek numaram sevmek. Bitki büyütme işini seviyorum, renkleri seviyorum sonra... İçimde ki biriken sevgimi çiçeklerime aktarıyorum. O şekilde hem çiçeklerimi hem kendimi besliyorum.  İnsanları da seviyorum aslında. Özellikle çocukları ve yaşlı insanları. Çünkü her ikisinin de bakışı, görüşü ve bir konuda sahip olduğu fikirler ve sorularıma verdikleri cevaplar inanılmaz hoşuma gidiyor.  Bir çocuk sorduğunuz soruya aklına ilk gelen neyse onu söyler. Söylediğinin doğru olup olmadığını umursamaz. O yüzden çocu...

PANDEMİK DOKUNUŞLAR

Bir ay önce olaylar patlak verdiğinde gayet iyimserdim. Şimdi de kötümser değilim ama daha gerçekçi bakıyorum olanlara, olacak olanlara. Epey zaman gerek normale dönmeye. Bu zaman pek çok şeyi alıp götürecek bizden. En başta da sağlığımızı. Nasıl kıymetini anladık ama sağlığımızın? Hayatımızı onlarca şey ile doldurmuşuz bunu fark ettik. Arabalar, evler, yatlar, katlar,  kıyafetler, takılar, ayakkabılar, makyaj malzemeleri...Bunların hepsi bir köşede dururken biz öylece oturmuş sağlıklı günlerimizi özlüyoruz...Sağlığımız yoksa demek hiç bir anlamı yokmuş bunların!!! Ben de kendi sağlığım için endişe ettim ve tam bir hafta önce  bugün hastaneye gittim. Mart ayının sonlarına doğru şiddetli boğaz ağrısı yaşamaya başladım. Bir sabah kalktığımda sağ bademciğimin dışarıdan görünecek kadar şiştiğini fark ettim. Eve yakın bir sağlık ocağına gittim. Doktor ateşimi ölçtü nefes darlığımı sordu ve ilaç verip gönderdi. İlaçları kullandım bir hafta gayet iyi geçti. Sonrasında ise ara sıra ...

MEMENTO MORİ!

Memento Mori! Yani "ölümü hatırla" yani ; fani olduğunu unutma.... Hollandalı ressam Pieter Bruegel 1562 yılında yaptığı tabloda ölümün kazandığı zaferi anlatmaktadır. Bruegel: Hollanda'nın köylü ressamı... Yaşadığı dönemde eserlerine kuzey rönesansının gerçekçi yönlerini yansıtır. Durmak bilmeyen savaşlar ve milyonlarca insanın ölümüne yol açan veba salgınına eserlerinde yer verir. Yukarıda yer alan tablo Bruegel'in "ölümün zaferi" adlı tablosudur. Tabloda veba salgının yol açtığı kitlesel ölümlerin, ölenlerin ölümlüleri yenmesinin resmedildiği düşünülmektedir. Eserde büyük bir iskelet ordusunun dünyayı istila ettiğini ve canlı olan herşeyi yok ettiğini görüyoruz. İnsanlar gündelik hayatlarına devam ederken bir anda, hiç farkında olmadan, yemek masalarında bulmuş onları ölüm. Tıpkı bir kıyamet gibi!  Detaylar gerçekten şahane.  Resme yakınlaşıp bakalım. Sağ tarafta büyük bir iskelet ordusu saldırı için bekliyor. Bir yemek masasının e...

Parazit kim?

Parazit, bir şeye muhtaç olarak yaşayan varlığı o şeyin varlığına bağlı olan ve ondan beslenen şeydir. Asalak olarak da biliriz. Parazit filminde işte tam olarak bu birinin üstünden geçinme olayı anlatılır. Diğerine muhtaç olan hangi taraftır? Hangi taraf diğerinden beslenmektedir? Eğer filmi izlediyseniz bu yazıyı bunu düşünerek okuyun. Eğer izlemediyseniz bu yazıyı okumayı bırakın ve filmi izlerken bu soruyu düşünerek izleyin. Başlayalım! Yönetmen kim oyuncular kim hiiiç uzun uzun bakıpta yazamam zaten isimleri pek hafızada kalır gibi değil. Kore dizilerine, filmlerine bir bağımlılığım olmadı. Yok denecek kadar az izlemişimdir. Ama filmi izlerken şunu fark ettim, bazı şeyleri daha iyi anlamak için o ülkenin sosyal yapısını, günlük alışkanlıklarını, yönetimini, siyasetini vs. bilmek lazım. Kore dizilerinden bunlara aşina olanlar daha şanslı bu konuda. Neyse sadede geleyim. Film dibi görmüş bir aileyi anlatıyor esas olarak. Dibi görmüş derken gerçek anlamda dibi görmüş çünkü daracık bi...

Pırlantamın Taşı

İnsan çok enteresan bir varlık. İnsan psikolojisi de bir o kadar enteresan. Tarih içerisinde pek çok evrim geçirmiş insanoğlu. Mağaralarda yaşamış, ateş diye bir şey ile tanışmış sonra taşlara şekiller vermişler silahlar yapmışlar. Derken tekerleği bulmuşlar ve ondan sonra işler sarpa sarmaya başlamış.Görünüşü değişmiş insanların zamanla, giydikleri, yedikleri içtikleri değişmiş. Bu liste epey uzar gider...Zamanla insan doğasında değişmeyen şey içsel duyguları ve hissi dünyaları olmuş. Öfke, nefret, sevmek, kıskanmak, üzülmek...Tüm bu hisler insan doğasında hep vardı ve var olmaya devam edecek. İnsan için değişmeyen asıl önemli şey değerleri. Maddi değerler ve manevi değerler... Peki maddi değerler manevi değerleri nasıl etkiliyor? Maddi değerler manevi değerlerin bir ölçüsü olabilir mi? Maddi değerleri iki şekilde düşünelim. Sahip olduğumuz maddi değerler ve sahip olmayı beklediğimiz maddi değerler.  Sahip olduğunuz maddi şeylerin marka değeri ne kadar fazla ise size duyulan sayg...

Ne Yaptın Asuman???

Kalbimi kırdın yap bir pansuman...diye devam eden Mirkelamın meşhur şarkısında adı geçen Asuman kimdir nedir bilemiyorum ama benim derdim olan Asuman başka. Söze neresinden başlasam bilemedim şimdi. Filmin en başından başlayalım. Beni dertlendiren Asuman, Yılmaz Erdoğan'ın senaristliğini yaptığı "Bir Demet Tiyatro" adlı komedi dizisinde, başrol Mükremin Çıtır'ın bayağı uzatmalı sevgisi Asuman. Asuman karakterini canlandıran Deniz Özerman'ı bugünlerde ufak tefek rollerde nadiren görüyoruz. Ama herkesin gördüğü fakat ismini bilmediği insanlardan kendisi. Bir Demet Tiyatro, Yılmaz Erdoğan'ın bu güne kadar yaptığı en iyi iş olmakla birlikte, kendisinin tanınmasını sağlayan yapımdır. Çok sevildi ki 1994 yılını 1995 yılına bağlayan gece yılbaşı özel programıyla başladı ve aralıklarla beraber 2008 yılına kadar sürdü. Toplam 156 bölüm olan bu diziyi iki ayda bitirdim. Kafayı bir dizi ile kıranlar bilirler dizi biraz da uzun soluklu ise dizi karakterleri ev arkadaşını...

Güvenme Sorunsalı...

Hangi kelimenin anlamının daha korkutucu olduğuna karar veremiyorum. Birine güvenmek mi daha konforlu hissettirir yoksa güvenmemek mi? Dilbilgisi kurallarına göre güvenmek olumludur, güvenmemek ise olumsuz. Ancak farklı kurallar ve paradigmalar çerçevesinde güvenmek, birine bir şeye güven duymak olumlu anlam taşımayabilir. Etrafımızı çevreleyen insanları sınıflara ayırıp, bu sınıflar içerisinde yer alan insanlara özel olarak o insanların şahsi özelliklerini düşünmeden genel bir yaklaşımda bulunabiliriz. Mesele birinci sınıf olan yakın akrabalarımıza, çekirdek ailemiz içerisinde yer alan insanlara güveniriz. Şahsiyetlerden bağımsız olarak şu cümleyi kurmam yanlış olmaz; birinci dereceden yakın akrabalarımıza güveniriz. İkinci sınıfta ise arkadaş olarak benimsediğimiz insanlar vardır diyelim. Arkadaş olarak benimsediğimiz diyorum çünkü sıradan bir insanı arkadaş olarak benimsemek için belli aşamalardan geçmiş olması lazım. Genel olarak şu cümleyi de kurabilirim o halde; arkadaş olara...