Ana içeriğe atla

Parazit kim?

Parazit, bir şeye muhtaç olarak yaşayan varlığı o şeyin varlığına bağlı olan ve ondan beslenen şeydir. Asalak olarak da biliriz. Parazit filminde işte tam olarak bu birinin üstünden geçinme olayı anlatılır. Diğerine muhtaç olan hangi taraftır? Hangi taraf diğerinden beslenmektedir? Eğer filmi izlediyseniz bu yazıyı bunu düşünerek okuyun. Eğer izlemediyseniz bu yazıyı okumayı bırakın ve filmi izlerken bu soruyu düşünerek izleyin. Başlayalım!
Yönetmen kim oyuncular kim hiiiç uzun uzun bakıpta yazamam zaten isimleri pek hafızada kalır gibi değil.
Kore dizilerine, filmlerine bir bağımlılığım olmadı. Yok denecek kadar az izlemişimdir. Ama filmi izlerken şunu fark ettim, bazı şeyleri daha iyi anlamak için o ülkenin sosyal yapısını, günlük alışkanlıklarını, yönetimini, siyasetini vs. bilmek lazım. Kore dizilerinden bunlara aşina olanlar daha şanslı bu konuda. Neyse sadede geleyim.
Film dibi görmüş bir aileyi anlatıyor esas olarak. Dibi görmüş derken gerçek anlamda dibi görmüş çünkü daracık bir bodrum katta yaşıyorlar. Bodrum kat o kadar bodrum kat ki kanalizasyon sistemi evin zemininde daha yukarıda. Klozetin evin içindeki yerinden bu anlaşılıyor. Bu fotoğrafta da abla kardeş evin gökyüzüne en yakın noktasından internete bağlanmaya çalışıyorlar. Film bu dört kişilik ailemizin ne kadar dibi görmüş olduğuna güzelce vurgu yaparak başlıyor. Bodrum kattaki bu evi tüm detayları ile baştan görüyoruz.




Filmde zengin olan ailemiz ise çok paramız var o halde biz bu paraları sağa sola gömelim düşüncesindeler. Fakir ailemizin oğlu bir şekilde zengin ailemizin kızına İngilizce dersleri vermeye başlar. İşte bu noktadan sonra olaylar gelişir. Fakir oğlanımızın kendi gibi fakir ablası da evin küçük oğluna resim dersleri vermeye başlar. Abla kardeş evin diğer çalışanlarını işten attırır ve anneyi hizmetçi babayı da şöför olarak eve girdirirler. Bir şekilde fakir ailenin hepsi zengin ailede yerlerini yapar. En önemli nokta aralarındaki aile ilişkisinin ortaya çıkmaması tabii.
Zenginlerin küçük oğlunun doğum günü olduğu gün aile hep birlikte kamp yapmaya gider ve güzel ev herşeyi ile fakirlere kalır. Her fakirin parayı bulunca yaptığı ilk şeyi yaparlar. Evet evde ne kadar içki varsa hepsini açıp kocaman evin salonunda alem yaparlar.
Olanlar o gece olur. Aniden kapının zili çalar ve evin eski hizmetçisi gelir....


Uzuuuun Uzuuuun filmi anlatacak değilim. Daha fazlasını anlatıp heyecanını kaçırmayacağım. Sonrasında olaylar silsilesi birbirini izler. Kapitalist düzene, sınıf farklılıklarına, zengin ve fakir arasındaki deriiiin uçuruma şahitlik ediyoruz filmde. Filmin bence kırılma noktaları olduğunu düşündüğüm anlarından bahsedeceğim;
Zengin ailenin kampa giderken hizmetçiye köpekler konusunu detaylı bir şekilde anlatması, her bir köpeğin yediği şeylerin farklı olması, gezdirirken tasmalarının sıkılığının farklı olması...
Zengin annemizin çocuğun travması diye diye anlattığı şeyin küçükken hayalet gördüğünü sanması olduğunun (aslında hayalet değildi!) anlaşılması. Hatta bu kadının sanki hayatın en büyük olayıyla en büyük problemleri ile kendisi mücadele ediyor gibi davranması ve sürekli ağlaması...
Şu yukarıda yer alan sahnede zengin kadının ne kadar saf ve iyi olduğundan bahsediyorlardı. Aslında yanıldılar. Kadın ne saf ne de iyi biri. Zengin olan herkes de iyi değildir. Siz çalışanlarının duyguları, hisleri olmadığını düşündükleri için varlığınızın asıl sebebinin onlar olduğunu düşündükleri için sizi muhtaç hissettiler. O yüzden kadın yağmurdan dolayı kamp yapamadıkları için hemen ertesi günü sürpriz doğum günü orgenize etti ve hepinizin orada olmasını istedi. Bir gün önce bodrum katta olan evinizi su bastı giyecek birşeyiniz dahi yok ve siz onlara muhtaç olduğunuz için o partiye gittiniz. Onlar iyi insanlar değillerdi, siz onlara muhtaçtınız.



Spor salonunda yüzlerce insanla uyuduğunuz günün sabahında dünyanın en önemli olayı için arandınız. Sürpriz doğum günü partisi! Evin yok, giyeceğin yok, yiyeceğin yok... Gitmek zorundaydınız çünkü size para veren güç öyle istemişti. Hiçbiriniz gitmek istemediniz. Kadın herşeyin en iyisini almaya çalışırken sen onun yanında onun heyecanına anlam veremedin. Kaçmak istedin oradan gitmek istedin. Kızıl derili kıyafetleri giydirilip yapman gerekenler anlatılırken içinden taştı bu isteklerin. Patronun bu iş için sana para ödendiğini yaptığın işin bir parçası olduğunu söyledi...Sustun.
Sana para veriyorsa sen her işini yaparsın çünkü... İstemediği şeyleri de konuşamazsın.
Filmin sonunda olanlar anlatılmaz. İzlenir.
Sonunda şu oldu bu oldu filmi değildi. Akışı ve konunun işlenişi güzeldi. Ortada bir parazit var bu çok belli. Peki parazit olan taraf hangisi??? Birilerinin varlığına muhtaç olan ve onların varlığından beslenen taraf hangisi??? Gerçek parazit kim?! Zengin evin annesinin hizmetçinin işten çıkmasından sonra hiçbir işi doğru düzgün beceremeyip birine ihtiyaç duymasına bakıp, hizmetçiler olmadan yapamayan onlara ihtiyaç duyan bir parazit olduğunu mu düşünelim? Yoksa onların parasıyla çalıştırdığı, parasının karşılığını almak için çabalayan bu insanlar mıydı parazit?
Parazit kim? 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Özgür Bir Hamam Böceği'nin Hikayesi

   Bir zamanlar özgür kız vardı hatırlar mısınız bilmem. Z kuşağının daha doğmadığı doksanlar sonunda Nil Karaibrahimgil galiba bir GSM operatörü için çekilen reklam filminde özgür kız olmuştu. Özgür kızım istediğimi taparım temalı reklam filmini yine o dönemlerin trol kültürünün en önemli temsilcisi Hamdi Alkan, reyting Hamdi programında epey tiye almıştı. Özgürüm diye evden çıkan özgür kızın başına gelmeyen kalmıyordu. Kamyoncular, benzinlikte pompacılar filan hep taciz ediyordu... İlginçtir o dönem bu trol işi sadece güldürü için yapılıyordu. Yani açıkçası toplumsal bir mesaj verme kaygısı ya da bir eleştiri arzusu yoktu o dönem. Neyse konu bu değil.  Ha bu arada bir de özgür erkek vardı. Onu da Tarkan canlandırdı. Ama özgür kız yalnız kalmasın diye öylesine yapılmış gibi bir şeydi.   Kimdi bu özgür bireyler? Ben özgürüm diye çantasını sırtına alıp her şeyi arkada bırakan ve görmedikleri yerleri görmek için uzaklara...

TESADÜF DİYE Bİ'ŞEY...

Tesadüfler bizi bir araya getirirmiş...Doğru mu? Bilemem.   Hepimiz dünyada belli bir paketin içerisine doğuyoruz. Belli insanların içinde yaşamak için geliyoruz. Doğal olarak onlara, o coğrafyaya uyum sağlıyoruz. Onların inandığı şeylere inanınıp, onların düşman olduklarına düşman oluyoruz. Yemek yemeyi, mücadele etmeyi ve kazanmayı onlardan öğreniyoruz. Dünyada pek çok ülkeden pek çok şehirden pek çok insandan herhangi birini seçebileceğimiz sonsuz seçenek var. Fakat bize seçim hakkı verilmiyor. Peki şans eseri bir tesadüfün sonucu olarak mı doğduğumuz coğrafyaya geliyoruz?  Ben şöyle hayal ediyorum ; dünyaya gelme sırası uzaklarda bir yerlerde ruhlarımız arasında sırasıyla gerçekleşiyor. O an yeryüzünde iki insan çocuk yapmak için gerekli şeyi yapıyorlar ve döllenme başlıyor. Dünyaya gelecek ruhun sırası geliyor ve yavaş yavaş dünyaya iniyor. Dokuz ay sonra da gözlerini dünyaya açıyor. Basbayağı ruhumuzun içinde olduğu bedeni de biz seçmiyoruz! Coğrafyayı biz seçmiyoru...

PANDEMİK DOKUNUŞLAR

Bir ay önce olaylar patlak verdiğinde gayet iyimserdim. Şimdi de kötümser değilim ama daha gerçekçi bakıyorum olanlara, olacak olanlara. Epey zaman gerek normale dönmeye. Bu zaman pek çok şeyi alıp götürecek bizden. En başta da sağlığımızı. Nasıl kıymetini anladık ama sağlığımızın? Hayatımızı onlarca şey ile doldurmuşuz bunu fark ettik. Arabalar, evler, yatlar, katlar,  kıyafetler, takılar, ayakkabılar, makyaj malzemeleri...Bunların hepsi bir köşede dururken biz öylece oturmuş sağlıklı günlerimizi özlüyoruz...Sağlığımız yoksa demek hiç bir anlamı yokmuş bunların!!! Ben de kendi sağlığım için endişe ettim ve tam bir hafta önce  bugün hastaneye gittim. Mart ayının sonlarına doğru şiddetli boğaz ağrısı yaşamaya başladım. Bir sabah kalktığımda sağ bademciğimin dışarıdan görünecek kadar şiştiğini fark ettim. Eve yakın bir sağlık ocağına gittim. Doktor ateşimi ölçtü nefes darlığımı sordu ve ilaç verip gönderdi. İlaçları kullandım bir hafta gayet iyi geçti. Sonrasında ise ara sıra ...