Ana içeriğe atla

Sevmek ya da Sevmemek...

Sevmek ya da sevmemek... Belki de bütün mesele budur. Kim bilir? 
Sevmek çok yüce bir duygu. Kutsal bir his. Ne mutlu böyle bir yeteneğimiz var. Sevebilme yeteneği. İnsan aslında hep sevebilecek bişeyler arar. Sevgisini gösterdikçe insan insanlaşır. Ve insan herşeyi sevebilir, herşeye sevgi besleyebilir. Ben mesela çiçeklerimi çok seviyorum. Her sabah suluyorum onları gözlemliyorum, bakıyorum. Çiçek yetiştirme konusunda üstün yeteneğim olduğunu sanıyor insanlar ama tek numaram sevmek. Bitki büyütme işini seviyorum, renkleri seviyorum sonra... İçimde ki biriken sevgimi çiçeklerime aktarıyorum. O şekilde hem çiçeklerimi hem kendimi besliyorum. 
İnsanları da seviyorum aslında. Özellikle çocukları ve yaşlı insanları. Çünkü her ikisinin de bakışı, görüşü ve bir konuda sahip olduğu fikirler ve sorularıma verdikleri cevaplar inanılmaz hoşuma gidiyor. 
Bir çocuk sorduğunuz soruya aklına ilk gelen neyse onu söyler. Söylediğinin doğru olup olmadığını umursamaz. O yüzden çocukların cevapları insanı hep hayrete düşürür. Mesela yeğenim galiba üç yaşındaydı sünnet olmuştu sonra amcamın kızı ona bir daha kesecekler mi pipini diye sordu. Yeğenim de hiç düşünmeden 'hıhı uzayınca Bi daha kesecekler' demişti. Hiç unutamadığım aklıma geldikçe güldüğüm bir cevap :). 
Yaşlı insanlar da hayat tecrübesi ve yaşanmışlıkla cevap verir sorularınıza. Çoğu kez yaşadığı anıları ve benim yaşımdayken neler yaptıklarını anlatarak aslında konunun dışında akıllarına ne gelirse ondan bundan konuşarak anlatırlar. İnanın her millette durum aynı. İki yaz önce Almanya'da yaşadığım yer sessiz sakin bir yerdi ve bir tane yaşlı evi vardı orada. Akşamları eve yakın parka gidip yürüyüş yapıp otururdum. Bankta oturduğum sırada gelip geçen tüm insanlara gülümserdim çok sevinirlerdi. Bazıları yanıma gelip oturup konuşmaya bir şeyler anlatmaya çalışırlardı. Çoğunu anlamazdım ama gülümseyip başımı sallardım. Benim Almancam belli bir noktadan sonra tükendiği için sohbet tıkanıyordu haliyle :) maalesef yaşlı insanlar İngilizce bilmiyorlar gençler kadar. Ama o parkta o yaşlı insanların gelip gitmesini izlemek onlara gülümsemek - ki çoğu zaman onlar bana gülümseyip el sallıyordu- aklımda kalan güzel anılardan. O parkta yaşadığım çok ilginç bir kaç anım daha var belki daha sonra yazarım başka yazıda. İki genç erkeğin misyonerlik faaliyetlerine maruz kalmıştım. Enteresan bir hikaye gerçekten. Neyse ben sevgiden bahsediyorum şu an. 
Son olarak bir klişeden bahsedeyim. Sevmek sevdiğini mutlu görmek demektir... Yeşilçam dramalarında bu söz aşık olunan kişiyi başkasıyla mutlu görünce otomatik olarak vücutta seratonin, oksitoksin vs gibi mutluluk hormonlarının artması olarak empoze edildi bize. Gerçekten aşık olduğu insanı başkasıyla mutlu görüp de mutlu olan var mı? Türkçe de bu durumu ifade etmek için G harfiyle başlayan çok güzel bir kelime var ama şuan zikretmek istemiyorum. 
Benim aşık olduğum ama benimle birlikte olmayan birini başkasıyla görünce benim tek hissettiğim şey yıkılmışlık. İnsan istiyor ki özlesin hafiften ve burnu sürtecek kadar başkalarıyla olsun ama başkasıyla mutlu olmasın. Bu durumu sevdiğim kişiyi başkasıyla mutlu görmek istememeye indirgiyorum sadece. Yoksa tabi ki isterim ayağına taş değmesin, işi gücü rast gitsin. Bahsettiğim şey  yeşilçamda özellikle olayı daha fazla dramatize etmek için, ölmek üzere olan kadının  kocasına başkasını ayarlamaya çalışması filan. Ya ablacım sana ne sen ölüyorsun bırak senden sonrası tufan... Böyle şeyler sadece filmlerde olur yani. Sevmek bin bir türlü şekilde mümkündür ama sevdiğinin başkasıyla mutlu olmasına sevinecek kadar da gavatlık değildir. 
Kısaca demek istiyorum ki sevelim, sevilelim bu dünya kimseye kalmaz. İnsan susuz aşsız yaşar da sevgisiz yaşayamaz. Bir de sevgisini aşkını sır gibi saklayanlar oluyor. Üzücü bir durum tabii. Sürekli olmasa da sevgimizi göstersek sevdiğimiz insanlara ne güzel olur. Bunu dilimiz ile söylemektense daha çok vücut diliyle yapıyoruz aslında. Ama ara sıra dillendirsek ne kaybederiz? 
Sevebildiğimiz kadar insanız, Sevildiğimiz kadar kıymetli...
Size kıymet verenlerin kıymetini bilin...
Hayat kısa...







Yorumlar

  1. Zikretmek istememekle birlikte anında zikretmiş olman ve ben g harfli kelimeyi yanlış tahmin etmişim iyiki de zikretmişsin:)))

    YanıtlaSil
  2. Galiba sonlara doğru biraz yaza geldim ağzımdan kaçtı. Ama iyi ki de kaçmış :)))

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Özgür Bir Hamam Böceği'nin Hikayesi

   Bir zamanlar özgür kız vardı hatırlar mısınız bilmem. Z kuşağının daha doğmadığı doksanlar sonunda Nil Karaibrahimgil galiba bir GSM operatörü için çekilen reklam filminde özgür kız olmuştu. Özgür kızım istediğimi taparım temalı reklam filmini yine o dönemlerin trol kültürünün en önemli temsilcisi Hamdi Alkan, reyting Hamdi programında epey tiye almıştı. Özgürüm diye evden çıkan özgür kızın başına gelmeyen kalmıyordu. Kamyoncular, benzinlikte pompacılar filan hep taciz ediyordu... İlginçtir o dönem bu trol işi sadece güldürü için yapılıyordu. Yani açıkçası toplumsal bir mesaj verme kaygısı ya da bir eleştiri arzusu yoktu o dönem. Neyse konu bu değil.  Ha bu arada bir de özgür erkek vardı. Onu da Tarkan canlandırdı. Ama özgür kız yalnız kalmasın diye öylesine yapılmış gibi bir şeydi.   Kimdi bu özgür bireyler? Ben özgürüm diye çantasını sırtına alıp her şeyi arkada bırakan ve görmedikleri yerleri görmek için uzaklara...

TESADÜF DİYE Bİ'ŞEY...

Tesadüfler bizi bir araya getirirmiş...Doğru mu? Bilemem.   Hepimiz dünyada belli bir paketin içerisine doğuyoruz. Belli insanların içinde yaşamak için geliyoruz. Doğal olarak onlara, o coğrafyaya uyum sağlıyoruz. Onların inandığı şeylere inanınıp, onların düşman olduklarına düşman oluyoruz. Yemek yemeyi, mücadele etmeyi ve kazanmayı onlardan öğreniyoruz. Dünyada pek çok ülkeden pek çok şehirden pek çok insandan herhangi birini seçebileceğimiz sonsuz seçenek var. Fakat bize seçim hakkı verilmiyor. Peki şans eseri bir tesadüfün sonucu olarak mı doğduğumuz coğrafyaya geliyoruz?  Ben şöyle hayal ediyorum ; dünyaya gelme sırası uzaklarda bir yerlerde ruhlarımız arasında sırasıyla gerçekleşiyor. O an yeryüzünde iki insan çocuk yapmak için gerekli şeyi yapıyorlar ve döllenme başlıyor. Dünyaya gelecek ruhun sırası geliyor ve yavaş yavaş dünyaya iniyor. Dokuz ay sonra da gözlerini dünyaya açıyor. Basbayağı ruhumuzun içinde olduğu bedeni de biz seçmiyoruz! Coğrafyayı biz seçmiyoru...

PANDEMİK DOKUNUŞLAR

Bir ay önce olaylar patlak verdiğinde gayet iyimserdim. Şimdi de kötümser değilim ama daha gerçekçi bakıyorum olanlara, olacak olanlara. Epey zaman gerek normale dönmeye. Bu zaman pek çok şeyi alıp götürecek bizden. En başta da sağlığımızı. Nasıl kıymetini anladık ama sağlığımızın? Hayatımızı onlarca şey ile doldurmuşuz bunu fark ettik. Arabalar, evler, yatlar, katlar,  kıyafetler, takılar, ayakkabılar, makyaj malzemeleri...Bunların hepsi bir köşede dururken biz öylece oturmuş sağlıklı günlerimizi özlüyoruz...Sağlığımız yoksa demek hiç bir anlamı yokmuş bunların!!! Ben de kendi sağlığım için endişe ettim ve tam bir hafta önce  bugün hastaneye gittim. Mart ayının sonlarına doğru şiddetli boğaz ağrısı yaşamaya başladım. Bir sabah kalktığımda sağ bademciğimin dışarıdan görünecek kadar şiştiğini fark ettim. Eve yakın bir sağlık ocağına gittim. Doktor ateşimi ölçtü nefes darlığımı sordu ve ilaç verip gönderdi. İlaçları kullandım bir hafta gayet iyi geçti. Sonrasında ise ara sıra ...